Arka dörtlünün son müşterisi olarak dizlerimi bitiştirip, ellerimi kız istemeye giden damat adayı gibi dizlerimin üstüne koydum. Sırtımı dayadım diyemiyorum, dur kalklardaki koltuğun arkasıyla minik temaslar dışında dimdik oturuyordum.
Dolmuşların arka koltuğuna son müşteri olmak zordur. Sizden önce gelen üç kişinin vücut dili "biz sekiz yüz kilometredir bu yollardayız, sen daha yenisin, ilişiver şuraya" diye bağırır. Hoş, orta sırada oturmak da sıkıntılıdır. Arkadakilerle şöför arasında ticari ilişkiyi sağlarsınız. Bu görevi benimseyenleri de çok gördüm. Aldığı paraya bakıp, "neresiydi?" diye soranlar, şöförün verdiği para üstünü arkasındaki dört kişiye "yok bu Kızıltoprak üstü, yandaki ablanın.. Bu senin Metrobüs..." nizamıyla dağıtanlar... Oturmayı en son istediğim yer orta sıradır.
Sabah trafiğinde dur kalk ilerlerken şöföre takıldı gözüm. Boynundaki telefon kulaklığının ahizesini ikide bir ağzına yaklaştırıp, "Göztepe ışıklardan sonrası akıcı...", "Çiftehavuzlar'da durduk..." diye raporluyordu. Elli-altmış metrede bir elini ağzına götürürken, direksiyonun altına doğru eğilip bir kutu çıkarttı. Önce en önde tek başına araç komutanı edasıya giden adama sordu: "Abi alsana..."
Kutuda ne olduğunu ilk anda göremedim. Öndeki yolcu "yok" deyip, kafasını dışarı çevirince şöför bu defa arkaya döndü. Elindeki kutuyu da uzattı: "Alsanıza... Valla alın..."
Orta sıranın solundaki kadın ne olduğunu merak edince hepimiz öğrendik kutudakini. "Yaprak sarma abla, alın valla..."
Kimse almadı.
O kısacık sürede dolmuşun içindekilere göz attım. Her biri her sabah dolma ikramıyla karşılaşıyor gibiydi. Hiçbirinde dolma seansı öncesi ve sonrası farkı yoktu. Gözleri dışarda, sıradan bir yolculuktaydılar.
Gülmeye başladım. Aynadan şöförle gözgöze geldik. "Abi sen al bari!..." dedi ve tekrar kutuyla arkasına döndü. Kutuyu kucağıma alıp, yesem mi diye düşündüm ama konuşacak hali çoktan geçmiştim. Söğütlüçeşme'de inerken, üzgün şöföre "bir dahakine inşallah" demek istedim ama sadece gözlerimi silip, açık havada azıcık nefes almaya çalıştım.
11 Ekim 2011 Salı
10 Ekim 2011 Pazartesi
Hangarda Hamak
Durmak üzere olan bir hamaktaydım. Amuda kalkmayı bırakalı otuz sene oldu, ayağımın yerden kesilmesi dünyayla olan bağımı koparıyor... Ayaklarım, dünyaya saldığım kökmüş; hamaktayken farkettim.
Küçük sallantılar sakin ve güvenliydi. Hatırlamasam da anne karnı gibi... Göbekten bağlı ama yine de güvenli ve özgür. Gözümü kapatacak kadar huzurlu.
İlk gördüğüm bir çatı oldu. Gökyüzüyle arama giren soğuk bir metal... Sonra, istediğim kadar hareket edebileceğime hep inandığım koskoca genişliğin sınır duvarlarını gördüm. Bir başka soğuk metal... Dev bir hangardaydım... ve hamak hala sallanıyordu.
Bu blog, özgürlük sanrısı ve algı sınırları için var oldu. Varlığının sınırı belirsiz.
Hangardaki hamak, koca dünyaya sığamayanlar için bir ses olsun, şimdilik yeter...
Küçük sallantılar sakin ve güvenliydi. Hatırlamasam da anne karnı gibi... Göbekten bağlı ama yine de güvenli ve özgür. Gözümü kapatacak kadar huzurlu.
İlk gördüğüm bir çatı oldu. Gökyüzüyle arama giren soğuk bir metal... Sonra, istediğim kadar hareket edebileceğime hep inandığım koskoca genişliğin sınır duvarlarını gördüm. Bir başka soğuk metal... Dev bir hangardaydım... ve hamak hala sallanıyordu.
Bu blog, özgürlük sanrısı ve algı sınırları için var oldu. Varlığının sınırı belirsiz.
Hangardaki hamak, koca dünyaya sığamayanlar için bir ses olsun, şimdilik yeter...
Kaydol:
Yorumlar (Atom)